Bugun...
08-03-2018
CENGİZ BAYSU

CENGİZ BAYSU

8 Mart Dünya Kadınlar Günü

Gelişmesini tamamlamış ülkelerin çok farklı konumlarında olan kadınlar, ekonomik, sosyal ve hukuki alanlarda yeni haklar elde etmekteyken, bazı coğrafyaların kadınları insan olduğunun bile farkında değildir. İtilmişliğin, hakir görülmüşlüğün ve ezilmişliğin pençesinde kıvranır o masum kadınlar. 
    Ülkemizde Cumhuriyet’e geçişle birlikte yeni haklara kavuşmuş olsa da kadın hâlâ “çile sembolü”dür. Atatürk’ün kadınlar için sağladığı haklara rağmen kanun ve kural sapması, yobaz algısı ve töre baskısı gibi sebeplerle kadınlarımız, toplum hayatında tam olarak yer edinememiştir. Basından izlediğimiz kadarıyla her gün hayatını kaybeden, eşinden dayak yiyen, maganda ve meczup saldırısına uğrayan nice kadın için bu olgular “kadının yazgısı” haline gelmiştir.
Kadının toplum hayatındaki yeri
    Kadın, önce öğretmendir. Hepimiz dilimizi kimden öğrendik? Annelerimizden değil mi? Kadın yuvayı yapandır. Aile mutluluğunda en büyük payın sahibidir.  Kadın ekonomisttir. Mutfağı iyi yöneteceğini sanan erkek önce kendisini aldatır. Bunları çoğaltabiliriz. 
  Türk kadınının günümüzün toplum hayatına tam olarak nüfuz edemediğini ve dünyanın gelişmiş ülkelerindeki kadınların eriştiği seviyenin gerisinde kaldığını söylememiz her zaman mümkündür. Örtünmesine ailesinin, doğum ve kürtajına politikacıların, yaşam hakkına doğuştan mutsuz kocaların (!) karar verdiği Türk kadını, verdiği mücadelede ve sesini duyurmakta yetersiz kalmaktadır. 
    Kadın ve kadın hakları konusuna dinimiz geniş yer vermesine, din adamlarımız dini esasları anlatıyor olmasına rağmen bizlerin duyarsız kaldığı aşikârdır. İstatistikî veriler, kadınlarımızın toplum hayatına tam olarak nüfuz edemediğini ve dünyanın gelişmiş ülkelerindeki kadınların eriştiği seviyenin gerisinde kaldığını göstermektedir. Veriler, sadece belirli sayıdaki kadınımızın ekonomi, eğitim ve idare alanlarında öne çıktığını gösterse de büyük çoğunluğun hukukî varlığı kâğıt üzerinde kalmaktadır.
Sanat etkinlikleriyle anlatım 
    Sanatçılarımız, müzik ve sanatın her dalında eserler ortaya koyarak “8 Mart Dünya Kadınlar Günü”nün anlamını göze ve kulağa hitap ederek vurgulayacaklar, geçen yıllarda düzenledikleri gibi sergi ve standlarda dünya kadınlarının pek de yabancısı olmadığımız acılı yüz ifadelerini, bahtsızlık ve çaresizliklerini gözler önüne sereceklerdir.
    Bir çok yerde günün anlam ve önemine dair konserler ve sunumlar tertiplenecek, çeşitli yönleriyle kadın olgusu ele alınacaktır. Cumhuriyet değerlerine bağlı aydınlarımız, yazı ve makaleleriyle “Dünya Kadınlar Günü”nün anlamını zenginleştireceklerdir.
    TBMM gibi yüce bir mevkide konuşmalar yapılacak ülkemizi yurt dışında temsil edebilme onuruna erişen, iş ve ticaret hayatında öne çıkmış kadınlarımızın girişimleri dile getirilerek gurur duymamız istenecektir. Az sayıda bir grup kadınımızın ekonomi, eğitim ve idare alanlarında öne çıkmış olması, büyük çoğunluğun temel haklara ulaştığı anlamına gelmez. Kaldı ki, yüce Meclis’te bile kadının niceliği ve gördüğü saygı ortadadır.
    Sonuçta bu konuşma ve etkinlikler bir güne sığdırılacak, ondan sonra hayatına son verilen ve unutulan kadınlara ilâveler devam edecektir. Neredeyse her gün görmekte olduğumuz “kadına şiddet” olayı, yetersiz yaptırım gücü nedeniyle dün olduğu gibi bugün de yeni failler yaratacaktır. 
 Mahalle baskısı yerine mahalleliyle
    Ülkemizin idari yapısında en küçük yerleşim mahallelerdir. En güzel eğitim buralarda verilecekken mahalle baskısı bu eğitimin önüne geçmiştir. Muhtarlıklar, kaymakamlıklarla temasa geçerek mahallelerde kurduracakları çadırlara birer gün süreyle psikolog, sigara, alkol ve uyuşturucuya karşı savaş verenlerden bir temsilci, bir sanatçı ve o mahalledeki en uzun süreli evli çifti davet ederek bire bir konuşma ve anlatımlarla halkın aydınlanmasını sağlayabilirler.
    Televizyonlarda gösterilen ve reyting uğruna bağırtılı-çağırtılı, dövmeli-sövmeli filmleri izlediğimiz zaman sinir sistemimizin ayağa kalktığını hepimiz yaşamışızdır. Bu tür film ve dizilerin yerine sevgiye, sakinliğe ve birlikte yaşamaya teşvik edici filmler konulmalıdır. Sigara içmek bireysel bir olaydır, zararı içenedir. Bireysel tahribata yol açan sigara konusunda alınan zecri tedbirler, toplumsal tahribata neden olan böylesi bir konuda neden alınmaz? 
İşlenen suçlar ve cezalar
    Yasalarda düzenleme deyince aklımıza hemen işlenen suçun cezasını yasayla nasıl arttıracağımız geliyor –hatta AB kriterlerini benimsemiş bir ülke olarak idamın yeniden gündeme alınmasını istiyoruz- da yasanın içindeki hafifletici nedenleri (iyi hal, yalandan sağlık sorunu, dümenden şuur kaybı, meczupluk vb) kaldırmak aklımıza gelmiyor? “Karım üzerime saldırdı, ağır hakaretler etti” gibi gülünç bir savunma şekli olabilir mi? Bir kadının bir erkeğe gücü yeter mi? 
    Kendini kaybetmek şeklinde savunma yapan kişinin gidin bakın ehliyeti vardır. Bana göre bu ayaklı dinamitlerin ehliyetleri derhal iptal edilmelidir. Çok yönden kıskaca alınmayan, kitap okumaya zorlanmayan, cezası bittikten sonra sosyal kurumda çalıştırılmayan bu kişilere karşı imtiyazlı davranılıyor.
    Sağlık sorunu varsa tedavi süresi vardır, hastaneye veya tımarhaneye gönderirsiniz. Başında polis bulundurursunuz, tedavi sona erince hapse girer ve biçilen ceza süresini sonuna kadar çeker. Avrupa ve ABD’de örneklerini görüyoruz. Elbette “ferde merhamet memlekete ihanettir” gibi yaklaşımı benimsemiyorum. Beyana itimat esas alınmalı, yalan olduğu, efelik tasladığı anlaşılınca kişi kendisini kanunun pençesinden kurtaramamalıdır.
    Aile yapısına çok önem veren bir kişi olarak, tüm vatandaşlar gibi ben de ülkemizin “darülaceze” görünümünden, maganda güdümünden ve kadınımızın “çile ve yazgıdan” kurtarılmasını sağlayacak yeni düzenlemelerin yapılmasını bekliyorum. 

Bu makale 278 defa okunmuştur.
MAKALE YORUMLARI
ANKETİMİZE KATILIN

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Beğendim
Beğenmedim
Fena Değil

Tüm Anketler
NAMAZ VAKİTLERİ