Bugun...
21-01-2018
CENGİZ BAYSU

CENGİZ BAYSU

Kuraklık, Susuzluk ve Su Baskınları

   “Doğanın her şeyden haberi vardır: Kendiliğinden
hiçbir şey öğrenmeden gerekeni yapar.”                                                                                                                            (Hippokrates)

Kuraklığın meteorolojik veya hidrolojik tanımı ve özelliklerine girmeden, yarattığı etkileri incelemenin daha doğru olacağı kanısındayım. 2000 yılından itibaren akademisyenlerin ve bilim adamlarının, 2002 yılında ise dünyanın en büyük su firmalarından “Thames Water”in Türkiye’de kuraklık yaşanacağı yönündeki açıklamalarını basından öğrenmiştik, hatırlarsanız. 
Tüm bu uyarılara rağmen barajlarımızdaki sular bitti. Deprem sonrası konuşan bilim adamları korunma yöntemleri üzerinde çok durdular. Bu çalışmalar, ilkokul öğrencilerine deprem ânında masaların altına nasıl gireceklerini öğretmekten öteye geçemedi. Eskilerin deyimiyle “Hâsılasız ve fâsılasız” bir çalışma olarak görülebilir. 

Mahalleli görevde
Susuzluk süresince kovalarla kuyu veya çeşme başında sıraya girme eğitimi yapmaya başladı bile mahalleli… İnsanlar su yüzünden birbirleriyle kavga edecekler, görsel ve yazılı basında hoş olmayan görüntü ve konuşmalar çıkacak. Faturalar, her zaman olduğu gibi yine en alttaki memur ya da görevlilere kesilecek. Kimileri görevden alınacak, kimilerinin yerleri değiştirilecek...
      Tasarruf, bilinçli bireylerden hane halkına, evlerden şirketlere, illerden ülke geneline kadar uygulanabilirdi. Bu uygulama, tüm ayrıntıları ile hazırlanmış bir “Su Yönetim Projesi”ne temel teşkil edebilirdi. 
Ülkeyi kuraklığa götüren olgu
Kuraklığı, susuzluğun yarattığını söylemeye gerek var mı? Coğrafyamıza ve nüfus yoğunluğumuza göz atacak olursak, nüfusun neredeyse yarısı, sahillerden 30 km. içeriye kadar şerit şeklinde dar bir alana yığılmıştır. En verimli ovalarımız sudan nasibini alamıyor. Barajlarımızda su bitmek üzere, göl ve göletlerimiz kuruyor. 
Manyas Kuş Cennetini, Nevşehir’in verimli öz, bağ ve bahçelerini, dünyanın en lezzetli alabalığının yetiştiği Tunceli’den geçen Munzur Çayı’nı, suyun kaynağına doğru (akışın tersi yönünde) yüzmeye ve yumurta bırakmaya çalışan inci kefalinin yetiştiği Van Gölü’nün Deliçay’ını iflâs etmiş halde görmek, ülkeyi kaybetmek gibi geliyor bana. 
Tüm verimli topraklar üzerine bina ve tesisler yapılıyor, ağaçlar kesiliyor. Yok mu bu ülkenin toprağı, ağacı ve derelerini içeren bir envanteri? Tarıma elverişli yeni alanları üretmeden nasıl yok edebiliyoruz koca Çukurova’yı? Kelkit Vâdisi ve Kızılırmak Havzası neden bütünüyle koruma altına alınmaz? Bu ırmakların çevrelerinde zararlı atık bırakacak tesislerin kurulmasında ilgili resmî kuruluşların da suç payı vardır. 
Nehirlerin hali
Susuzluk çeken bölgelerimizin yanı başında el atacakları koca koca nehirler var. Ama ne yazık ki, Kızılırmak’ın suyunun zararlı olduğuna dair televizyon kanallarında açıklamalar yapılmıştır.
Zararlı atıklarını geceleyin Yeşilırmak’a salan ve 30-40 ton balığın telef olmasına neden olan zihniyet bu uygar ülkede nasıl yer bulur?  Ergene Havzası, yıllardır konuşuluyor, durumu iç açıcı değil, bugüne kadar da ciddî önlemler alındığına dair bir açıklama da yapılmadı. 
Göllerimiz kurumakla sazlık alanlarımız azalıyor aslında. Sazlıklardan az da olsa istifade eden bir iş kolu vardır. Üstelik yumurta bırakan hayvanlar için barınaktır sazlıklar. Burada yetişen larva, solucan, kabuklu böcekler ve diğerleri, besin zincirinin halkalarıdır. Eksiklikleri, kuşların yok olmalarına yol açıyor. 
Susuzluktan kuraklığa
       Susuzluk ve arkasından gelen kuraklıktan ders çıkarmalıyız. Yeraltı su rezervlerimizin bilindiğini sanıyorum. Bunların dengeli şekilde yeryüzüne transferi için çalışmalar başlatılmıştır herhalde. 
Manavgat Şelâlesi’nin Akdeniz’e dökülen suyuna, İç Anadolu’yu besleyecek şekilde havuzlar ve pompalama istasyonları yapılabilirdi. Özellikle Akdeniz sahillerindeki turistik tesis ve otel zincirleri, deniz suyundan tatlı su elde etme olanaklarına sahip olabilirdi. 
Van Gölü’nün suyunu iç kesimlere akıtma projesinin revize edilebilir, arıtma tesislerinin sayılarının arttırılabilirdi. Yeni yapılacak tesislerin hızlandırılarak barajların suyunun çekilmesiyle tabanda biriken mil ve tortul maddelerin temizlenebilir, set ve kapaklarının bakımları yapılabilirdi… 
Bu sayfa kapandı. Şimdi yağmurlar başlayacak. Meteorolojik raporlar Türkiye’nin kuraklığa doğru koşar adım gittiğini söylüyor. Hesapsız ve düşüncesiz yapılan işlerin başımız neler açtığını gördük. 
Daha önce bu sütunlarda iki kez yazmıştım. Toprağı, suyu ve havayı acımasızca kirlettik, kaynakları tükettik. Plansız çalıştık, düşüncesizlik ettik. Başlangıçtaki tümcede Hippokrates’in belirttiği gibi doğa gereğini yapmaz mı?  

Bu makale 213 defa okunmuştur.
MAKALE YORUMLARI
ANKETİMİZE KATILIN

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Beğendim
Beğenmedim
Fena Değil

Tüm Anketler
NAMAZ VAKİTLERİ