Bugun...
31-08-2017
SİNAN ERDOĞDU

SİNAN ERDOĞDU

Son Portre


Dünyanın en çok sevilen heykeltıraşlarından Alberto Giacometti’nin hayatının son
döneminden kesitler aktaran Son Portre (Final Portrait) vizyona girdi. Filmin başrolünde
usta aktörlerden Geoffrey Rush’un Alberto Giacometti’yi oynadığı bu filmi daha önce ;
36.İstanbul Film Festivali kapsamında izlerken, Ressam Kemal hocam ve eşi Nesibe Hn. İle ve
de hoş bir rastlantı sonucu sinemamızın usta aktrislerimizden olan Suna Selen
Hanımefendiyle de izleme imkanı elde etmiştik.
Filmde;Alberto Giacometti (Geoffrey Rush), Paris'te eski dostu Amerikalı romancı ve yazar
James Lord’a( Armie Hammer) rastlıyor. Giacometti Lord'un enteresan bir yüzü olduğu için
onun portresini çizmek ister. Giacometti'nin bu ısrarı karşısında gururu oldukça okşanan
Lord da, çizimin yalnızca birkaç gün süreceğini düşünerek kabul eder. Fakat çalışmalar
başlayıp üzerinden haftalar geçmesine rağmen portrenin bitmemiş olması karşısında James
Lord, bu kararsız dahi tarafından tüm yaşamına el konulduğunu fark eder. Keyif ve hayal
kırıklığı arasında gidip gelen Lord, en sonunda Giacometti’nin kaotik aklının matematiğini
çözümler ve bizler de filmin sonunda onlarla birlikte bir dâhinin başyapıtlarından birinin
daha tamamlanışına şahit oluruz.
Tabi ünlü heykeltıraş ve ressam Alberto Giacometti’nin çalışmalarını içeren retrospektif
sergisi iki sene evvel İstanbul Pera Müzesinde sergilenmiş ve Giacometti’nin çalışmalarının
belirleyici iki dönemi olan, II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası çevresinde, Paris’teki dönemin
önde gelen sanatçı ve entelektüelleriyle dostluklarına da uzanan zaman dizinsel ve tematik
bir güzergâh sunulmuştu. Tabi; Alberto Giacometti’nin hayat öyküsünü anlatmadan olmaz.
Paris Ekolü’ne dahil olan İsviçre asıllı heykeltıraş, ressam, resim çizimcisi ve estamp
hazırlayıcısı olan Alberto Giacometti, 10 Ekim 1901 tarihinde Canton Grigioni’deki Stampa
Kasabasında dünyaya geldi. Babası, Art-İzlenimci bir ressam olarak bilinen Giovanni
Giacometti; annesi Annetta Stampa’dır. Alberto, dört kardeşin de aynı zamanda en
büyüğüdür.
Sanatçının çocukluğu, Val Bregaglia’nm küçük köyünde yüksek ve ince çam ağaçları, taşlar,
arkadaşlar ve canlı renkli tablolar arasında geçti. Alberto, genç yaşında mesleğini öğrendi ve
1913 yılında «Masanın Üzerindeki Elmalar» adlı ilk yağlıboya tablosunu yaptı, bir yıl sonra da
«Diego’nun Kafası» adlı ilk heykelini meydana getirdi.
Giacometti, o yıllarda yaptığı tabloların motiflerini masal, aile sahneleri, asker ve at
temalarından almaktaydı. Daha sonraki yıllarda yine ;gerçek aile ve arkadaş portreleri ve
peyzajlar yaptı.
1915 yılında Schiers Koleji’ne giren Giacometti, 1919’a dek burada öğrenim gördü. Ancak, bu
arada resim çalışmalarını bir kenara bırakmayıp çeşitli tablolar da yaptı. Kolejdeki öğrenimini
tamamladıktan sonra kısa bir süre Cenevre’deki Sanat ve Meslekler Okulu’na devam etti.
1920 yılında İtalya’ya gitti. Resim ve ressamlar hakkındaki bütün bilgisine rağmen Venedik’te

Tintoretti, Padova’da Giotto, Assisi’de de Cimabue’nin sanatı karşısında şaşkına döndü.
Roma’da akrabalarının yanma yerleşen sanatçı, sabahtan akşama dek şehri dolaşarak
eserlerine yeni manzaralar keşfetti.
Sanatçı, bir süre sonra Paris’e döndü. 1 Ocak 1922’de Grande – Chaumière Akademisi’nin
heykeltraşlık kurslarına yazılarak Bourdelle’in sınıfına devam etti. Sanatçı, bu arada babasının
kendisine gönderdiği çok az miktardaki parayla yaşıyor ve Akademi’den çıkınca bir otelde
çalışıyordu. Bu yıllar; Giacometti’nin kendisini kanıtlamaya çalıştığı ve karın tokluğuna
yaşadığı yıllardı.
Giacometti ,1925’e geldiğimizde ilk atelyesini açtı. İki yıl sonra bu atelyesini Hippolyte
Maindron Sokağı’na nakletti. Bu devrede ara sıra da olsa Lipchitz’e gitti. Sanatçı, sık sık arkaik
veya primitif sanatla, kübist sanatı incelemek için birçok müze ve galerilere gidiyordu.Bu
sebeple olsa gerek ; eserlerine kübizm akımının geniş yer tuttuğunu söylebiliriz.
Giacometti’nin Fransız kültürel sanat hayatına atılışı 1928 yıllarında Madam Bucher’nin
galerisinde iki heykelini – bir baş ve bir figür – sergilemesiyle başlar. Sanatçının bu iki yapıtı
koleksiyoncular ve diğer sanatçılar tarafından büyük ilgiyle karşılanınca birkaç ay gibi
Masson, Leiris ve Desnos, Limbour, Miro, Calder gibi sürrealistlerle tanışmış oldu. Henüz
hiçbir yapıtını satmamış olan sanatçı, üç yerden teklif aldı ve sonunda “Pierre Loeb’in Galerisi
“ ile bir yıllık anlaşma imzaladı. Burada Miro ve Arp’la birlikte eserlerini sergiledi. Bir süre
sonra ise bazı nedenlerden dolayı galeriden ayrılarak kardeşi Diego ile süs eşyası yaparak
para kazanmaya başladı.
Bu arada Giacometti’nin eserleri sürrealistlerin dikkatini çekti ve kendisini gruplarına davet
ettiler. Sanatçı bu çağrıyı kabul ederek sürrealistler grubuna dahil oldu ve Aragon, Breton,
Eluard, Dali, Ernst’le çalışmaya başladı. Sanatçıların bu beraberliği 1935’e dek sürmüştür.
1935 – 1945 yılları arasında Giacometti’nin sanat yaşamında iki bölüme ayrılır: 1935-40 yılları
arasında modelden esinlenerek ürettikleri ve 1940-45 yıllarında ise hayal gücüyle yaptıkları.
Aynı yıllarda modem realist isimler Balthus, Gruber ve Derain’le de arkadaşlık kurdu.
Sanatçı, 2.Dünya Savaşı’nın olduğu 1942 yılına kadar Paris’te kaldı ve bu günlerini dostları
Pablo Picasso ve Jean Paul Sartre’la beraber geçirdi. Giacometti ile Sartre arasında gerçekten
büyük bir arkadaşlık doğdu. 1942-1945 yılları arasında İsviçre’ye dönüp daha önceki yıllarda
her yaz gitmeyi adet edindiği Cenevre’ye yerleşti Burada Annette Arm adında bir genç kıza
rastlayarak 1949 yılında evlendi.
Giacometti savaş bitince tekrar Paris’e dönerek yoğun çalışmalarına başladı.Yaklaşık, on yıllık
bir çalışma ve deneylemelerden sonra istediği görüş şeklini elde etmişti. Sanatçının eserleri
Paris gibi dünyanın bütün sanat çevrelerinde, New York, Milano, Londra, Zürih’te tanınıyor,
büyük bir ilgi ile karşılanıyordu. 1962’de, iki yılda bir tertiplenen Venedik Uluslararası Resim
ve Heykel Sergisi’nde büyük ödülü kazandı. Hemen bir yıl sonra yani 1963’de aldığı “New
York Guggenheim” ödülü sanatçının bu başarılarının birer ispatlarıydı.

Giacometti, bu denli üne kavuşmasına rağmen kendi geleneklerinden hiçbir zaman
vazgeçmedi. H. Maindron Sokağı’ndaki küçük atelyesinde öğleden sonralarını heykellerine,
gecelerini resimlerine ve akşamlarını arkadaşlarına ayırarak yaşamına ve çalışmaya devam
ediyordu. Sartre, Genet, Leiris veya Yanaihara gibi arkadaşları kendisine model yapmışken;
Caroline gibi modeli de kendisine arkadaş oluyordu. Zaten Son Portre (Final Portrait) filminin
geçtiği dönemde sanatçının tam da böyle bir dönemiydi.
Ömrünün son yıllarında doğduğu kasaba olan Stampa’ya sık sık geziler yapan sanatçı, 1966
yılında hayata gözlerini yummuştur.
Son Portre (Final Portrait) ise sanatçının çizgisini en ince detaylarla yansıtırken; hikayenin
sadeliği ve içtenliği bizi filmin içine çekti. Aslında yalnız yaşayan Alberto Giacometti’nin son
dönemlerinin Cem Karaca’nın Nazım Hikmet’in ünlü “Çok Yorgunum Kaptan” şiirinden
uyarlanan şarkısına çok benzediğini düşünmekteyim . Hayatın yorduğu ve epey yıpranmış bir
görüntü veren Alberto Giacometti’yi işleyen filmde hazırlanan Son Portre’nin bir türlü
bitmemiş olması da rastlantı değil. Çünkü; Giacometti bu dönemde yaratım sürecinde bir
tıkanıklık yaşıyor.
Ancak; bir yandan da bu bekleme süresi bir dostluğa eviriliyor. Filmin can alıcı noktası da
dostluğun ilerlemesi; çünkü Sartre’yle,Picasso’yla dost olmuş bir isimin yaşanmışlıkları ve
yaşam tarzı Amerikalı genç romancı ve yazar James Lord’u epey etkiliyor. Sadece o da değil;
Amerikan yaşam tarzıyla büyüyen ve Amerika’da Alberto Giacometti’yle tanışma imkânı
yakalamış James Lord; burada yani Paris’te bambaşka ve kendisine epey yabancı olan bir
yaşam tarzını da görme ve irdeleme imkanı yakalıyor. Alberto Giacometti'nin sanatına ve
özel hayatına dair birçok detaya tanık olurken, bir dostluğa tanık olduğumuz film usta
aktörlerden Geoffrey Rush’un başarılı ve bir o kadar devleşen performansıyla, oyunculuk
resitaliyle daha da keyifli oluyor.
Sonuçta; Alberto Giacometti ile James Lord arasındaki dostluğu ele alan Son Portre (Final
Portrait) hiç bitmeyecek bir portenin öyküsü olarak da değerlendirebilir. Çünkü; insanlar iz
bıraktıklarıyla ölümlerinden sonra da portesini çizmeye devam edecektir. Tıpkı; Alberto
Giacometti ve yakın zamanda peş peşe ölüm haberlerini aldığımız Mesut Mercan,Muzaffer
İzgi ve Vatan Şaşmaz gibi.
Akşamüzeri aldığım iki habere de çok ama çok üzüldüm. Çocukluk yıllarından beri
tanıdığım Cesur Kılıç hocamızın ağabeyini kaybettiğini öğrendim. Yine trafik terörü; bu kez
Esra Altındaş kardeşimizi ve eşini etkiledi. Üzücü kazada Esra’nın eşinin öldüğünü ve Esra
Altındaş’ın yoğun bakıma kaldırıldığını öğrendim. Kendisine acil şifa dilerken; hem eşine hem de Cesur Kılıç hocamızın ağabeyine Allah’tan rahmet diliyorum.

Bu makale 1022 defa okunmuştur.
MAKALE YORUMLARI
ANKETİMİZE KATILIN

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Beğendim
Beğenmedim
Fena Değil

Tüm Anketler
NAMAZ VAKİTLERİ